• BIST 75.144
  • Altın 130,433
  • Dolar 3,4622
  • Euro 3,7164
  • İstanbul 9 °C
  • Ankara 4 °C
  • Kayseri 4 °C
  • Erzurum -9 °C
  • İzmir 12 °C
  • Şanlıurfa 11 °C

Kutlu Doğum Heyecanı Başladı

Kutlu Doğum Heyecanı Başladı
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 20 yılı aşkın süredir kutladığı Kutlu Doğum Haftası dün gece özel bir programla başladı

Diyanet İşleri Başkanlığının 20 yılı aşkın süredir kutladığı 'Kutlu Doğum Haftası' dün gece özel bir programla başladı. İstanbul Kongre Merkezinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla resmi açılış töreni yapılan hafta, yurt içinde ve yurt dışında çeşitli etkinliklerle kutlanacak.
Kur'an tilaveti ve Salavat-ı şerifler ile başlayan gecenin açış konuşmasını yapan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Diyanet İşleri Başkanlığı olarak, her yıl Kutlu Doğum Haftalarında bireysel ve sosyal hayat açısından önem arz eden temaları ülke gündemine taşımaya, özelde toplumu, genelde ise tüm insanlığı Hz. Peygamberin çağlar üstü örnekliğiyle, rahmet yüklü mesajlarıyla buluşturmak için gayret gösterdiklerini kaydetti.
Bu yılki Kutlu Doğum Haftasının temasının “Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlakı” olarak belirlendiğini belirten Diyanet İşleri Başkanı Görmez, “Bugün, bir gölgelik hükmünde olan dünya hayatımızda, imtihanlarla geçecek kısacık ömrümüz süresince hep yolumuzu aydınlatacak olan Kerim Kitab’ın “sirac-ı münir” diye adlandırdığı ışık saçan kandilin yanmaya başlayışını yeniden hissedeceğimiz bir haftanın başlangıcıdır. İçimizin karanlık dehlizlerinde kaybolurken, yüreğimizde yanarak, zihnimizi aydınlatarak bizi merhamet yüklü sokaklara çıkaran bir hidayet rehberinin doğuşunu idrak edeceğimiz bir Kutlu Doğumun başlangıcıdır” diye konuştu.
Bu senenin temasını belirlerken bütün insanlığın ortak yurdu ve evi olan dünyanın herkesçe bilinen küresel ölçekte yaşadığı büyük acıların ve büyük sıkıntıların göz önünde bulundurulduğunu ifade eden Başkan Görmez’in açış konuşmasından öne çıkan bazı satırbaşları şöyle;
“Tarihte selam ve eman yurdu olarak bilinen İslâm coğrafyasının, bugün, savaş, şiddet ve vahşetle anılmaya başlaması, birlikte yaşama ahlakı temasının belirlenmesinde etkili olmuştur….”
Biz bu konuyu tespit ederken, tarihte selam ve eman yurdu olarak bilinen İslam coğrafyasının, bugün, savaş, şiddet ve vahşetle anılmaya başlamasından yola çıktık. İnsanlığı topyekûn barışa davet eden bir dinin mensuplarının; cihanşümul bir rahmetin temsilcisi olan Hz. Peygamberin (sas) müntesiplerinin, bugün, ortaya koyduğu davranışlar ve sergilediği tavırlar sebebiyle kaybettikleri birlikte yaşama ahlakını bir daha yeniden nasıl tesis edebiliriz, düşüncesinden hareket ettik. 
“Batı dünyası, İslamofobik dalgalarla hızla çok kültürlülükten uzaklaşmaktadır…”
Bu konuyu küresel ölçekte ele almak isteyişimizin önemli bir sebebi de Batı dünyasının İslamofobik dalgalarla hızla çok kültürlülükten uzaklaşması, Batı’da yaşayan millet varlığımızın ve Müslüman kimliğinin karşı karşıya kaldığı ciddi sorunlardır.
“Bu hafta, kin ve nefret yerine merhamet ve adaleti, düşmanlık yerine dostluğu, gösteriş yerine samimiyeti ikame etmek için bir fırsattır…”
Bu konuyu belirlerken elbette her şeye rağmen bir umut adası olmaya devam eden ülkemizi, milletçe yaşadığımız sorunları, birlikte yaşama ahlakını ortaya koymada zaman zaman yaşadığımız ciddi zaafları da dikkate aldık. Bu vesileyle kin ve nefret yerine merhamet ve adaleti; düşmanlık ve husumet yerine dostluk ve kardeşliği; riyakârlık ve gösteriş yerine içtenlik ve samimiyeti ikame etmek; zedelenen insan haysiyet ve onurunu yüceltmek için birlikte yaşama ahlak ve hukukunu yeniden gözden geçirmeye bir fırsat olsun istedik.
“İslamofobya, nefret ve düşmanlığa dönüşmüştür…”
Ben bugün konuşmamda küresel ölçekte ulusların, dinlerin, kültürlerin, medeniyetlerin arasında birlikte yaşama ahlâkı açısından yaşadığımız krizlerden söz etmeyeceğim. Ben bugün, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Rum, Ermeni vs. din mensupları arasındaki sorunlardan söz etmeyeceğim. Ben bugün, İslamofobyanın nasıl bir nefret ve düşmanlığa dönüştüğünü, Batı dünyasının çok kültürlülük iddiasını nasıl kaybettiğini uzun uzun anlatmayacağım. Ben bugün, İslâm coğrafyasında yanan ateşi, mezhep çatışmalarını, İslâm toplumlarının birlikte yaşama ahlakı ve hukukunu neden kaybettiğini, bunların sebeplerini saymayacağım. Ben bugün Peygamberimizin Ensar ve Muhaciri nasıl kardeşler topluluğu haline getirdiğini, Yahudiler ve gayr-i Müslimlerle Medine Vesikasını imzalayarak birlikte yaşama ahlakı ve hukukunu nasıl oluşturduğunu ve sonra Müslümanların tarih boyunca bunu örnek alarak nasıl çok kültürlü medeniyetler inşa ettiğini, Hz. Ömer’in, Selahaddin-i Eyyübi’nin emannamelerini, Fatih Sultan Mehmet’in ahitnamesini uzun uzadıya bahsetmeyeceğim. 
“Biz, dışımızdaki ötekilerle uğraşırken içimizdeki en büyük ötekiyi, nefsimizi, nefs-i emmâremizi unutuyoruz…”
Ben bugün, konuşmamda bu konunun bölgesel ve küresel ölçekteki boyutları yerine bütün bunların yegâne sebebi olan, bütün bunların biricik kaynağı olan bireysel ve kişisel boyutuna vurgu yapmak istiyorum. Biz zaman zaman büyük söylemlerle sorunlarımızın küresel ve evrensel boyutları üzerinde yoğunlaşırken birey olarak nefsimizden, gönül dünyamızdan kaynaklanan sebepleri ihmal ediyoruz. Ülkemiz ve bütün ülkelerin sorunları ile uğraşırken kendi beden ülkemizi, ruh ve gönül dünyamızı, öz vicdanımızı ihmal ediyoruz. Beden ülkesine hapsettiğimiz ruhumuzu, masiva ile doldurduğumuz kalbimizi unutuyoruz. Biz bazen dışımızdaki öteki ile ve bütün ötekilerle uğraşırken içimizdeki en büyük ötekiyi, nefsimizi, nefs-i emmâremizi unutuyoruz.
“Bütün bu küresel ve bölgesel sorunların sebebi, birey olarak her insanın kendisiyle barışık olamamasıdır…”
Aslında bütün bu küresel ve bölgesel sorunların sebebi, birey olarak her insanın kendisiyle barışık olamamasıdır. Birlikte yaşama ahlakının başlayacağı yer, her birimizin kendi nefsidir. Fıkıh ve Kelâm geleneğimiz ötekiyi fısk u fücurda, cevr u zulümde, tekfirde ve küfürde ararken, irfan geleneğimiz her birimizin ötekisinin kendi içinde yaşadığına dikkat çeker. Ki o da nefs-i emmaredir.
“Birlikte yaşamanın en temel ilkelerinden biri affetmektir…”
Haddi zatında birlikte yaşamanın en temel ilkelerinden biri affetmektir. Affetmek, bize yapılan kötülüğü unutmaktır. Affetmek, adaletin fevkinde bir erdemdir. Affetmek, asla kötülüğü onaylamak değildir. Bağışlamak, sen yaptıklarından daha değerlisin demektir. 
“Affetmek, insanı, kin, öfke ve intikamın zindanından kurtaran bir özgürlüktür…”
Affetmek, özgürlüktür. Affetmek, insanı, kin, öfke ve intikamın zindanından kurtaran bir özgürlüktür. Affetmek, kibrin çukurlarından tevazuun semasına yükselmektir. Üzülerek ifade edelim ki bugün affetmek hayatımızda çok az rastladığımız bir erdemdir. Oysa affetmek Rabbimizin şanındandır. O bizi affetmezse biz ne yaparız, nereye gideriz, kime iltica ederiz? O rahmandır; çok esirgeyendir. O gaffardır; çok bağışlayandır. O mülkü, kainatı Rahman sıfatıyla idare edendir. O tevvabdır. Bütün tövbeleri kabul edendir. O nimeti sadece kendine iman edenlere vermez, isyan edenlere de verir. Bazen isyan edenlere daha fazla verir. Oysa bizim, en azılı düşmanlarını bile affeden rauf ve rahim olan bir peygamberimiz var. O peygamber ki hep affedici oldu, affetmeyi öğretti. Affetmek onun en çok yaptığı dua oldu. Biz müminler, Resul-i Ekrem Efendimizin (sas), Taif dönüşü kendisini taşlayanları affetmesinin ötesinde onlara dua ettiğini hep anlatıp dururuz. Ama biz bir kelimeyle benliğimize dokunanları bile affetmeyi düşünmeyiz. Biz bugün gönül kırıcı bir sözden dolayı bile birbirimizi affetmeyi bilmiyoruz.
“Birlikte yaşama ahlakının yeryüzünde egemen olması için kardeşimize karşı özür dilemesini bilmeliyiz…”
Birlikte yaşama ahlakının küresel ölçekte yeryüzünde egemen olması için her şeyden önce yaptığımız bir hatadan, işlediğimiz bir kusurdan dolayı kardeşimize karşı özür dilemesini bilmeliyiz. Affedici olan, özür dilemesini de bilir. Özür dilemenin Allah’a karşı yapılanının adı tövbedir. Allah’a tövbe etmesini bilen kardeşinden özür dilemesini de bilir. Özür dilemek, asla hakkı düşürmek değildir. Özür dilemek insanı kötülüklerin üzerine yükseltmektir.
“Hepimiz büyük insanlık ailesinin birer ferdiyiz...” 
Eğer bugün, kutlu doğum haftasında, Resûl-i Ekrem’in veladet ikliminde kalbimin dili olsaydı; eğer bugün nefesim yetip de sesimi tüm yeryüzüne duyurabilseydim bütün kardeşlerime şöyle seslenmek isterdim: Ey insanlar! Hepimiz yeryüzünde büyük insanlık ailesinin birer ferdi değil miyiz? Hepimiz Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın kızları ve oğulları değil miyiz? Hepimiz bir Allah’ın kulları değil miyiz? O halde nedir birbirimizden alıp veremediğimiz? Birlikte huzur ve güven içinde yaşayabilmek için ihtiyacımız olan erdem ve faziletler fıtratımıza nakşedilmiş iken bunları fiiliyata geçirmek, söylem ve eylemlerimize yansıtabilmek ve ikincisi olmayan bu dünyayı daha güzel, yaşanabilir bir dünya yapabilmek bu kadar zor mu gerçekten?
“Merhameti, adaleti, affetmeyi, dürüstlüğü, paylaşmayı ve sabrı hayatımıza hakim kılmak bu kadar zor mu?...” 
Saygıyı, hoşgörüyü, merhameti, adaleti, affetmeyi, dürüstlüğü, paylaşmayı, sabrı hayatımıza hakim kılmak, ilişkilerimizin mihveri yapmak gökdelenler inşa etmekten, devletler, şirketler kurup yönetmekten, bilişim teknolojileriyle hayal ötesi buluşlara imza atmaktan, uzayın derinliklerinde ya da DNA moleküllerinde incelemeler yapmaktan daha mı zor, daha mı külfetli?
“Kalplerdeki kin ve nefret duygularını, hırs ve intikam arzularını parçalamak, atomu parçalamaktan daha mı zor?...”
Kalplerdeki kin ve nefret duygularını, hırs ve intikam arzularını parçalamak, atomu atomaltı parçacıklara ayırmaktan daha fazla mı çaba gerektiriyor? Yüreklerde sevgi, muhabbet, şefkat üretmek, kocaman fabrikalar kurup silah üretmekten daha mı masraflı ve zahmetli?
“Yeryüzünde hakkı, adaleti, hâkim kılmak yerine ayrıştırmayı, ötekileştirmeyi ve düşmanlığı körüklemenin hesabını kimse Allah’a veremez…”
Eğer sesimi Kur’an’ın ehl-i kitap diye isimlendirdiği ilahi dinlerin mensuplarına duyurabilseydim bugün onlara şöyle seslenmek isterdim: Ey ehl-i kitap! Ey ilahi dinlerin mensupları! Ey Kutlu peygamberlerin ümmetleri! Bizim Allah’a verilecek büyük bir hesabımız olduğunun farkında mıyız? Yüce Rabbimizin merhametini coşturacak, kutlu nebilerin şefaatini tecelli ettirecek, kutsal bilip iman ettiğiniz kitapların mesajlarıyla yeryüzünü cennete çevirecek bir gayret ve çalışmanın içinde olmamız gerekmez mi? Hepimiz böyle ulvi bir misyonu yerine getirmekle sorumlu iken, yeryüzünde hakkı, adaleti, hâkim kılmak yerine ayrıştırmayı, ötekileştirmeyi ve düşmanlığı körüklemenin hesabını Rabbimize nasıl vereceğiz? Hz. Âdem (as)’den Hz. Muhammed Mustafa (sas)’e kadar, hayatları boyunca her daim birleştirici, uzlaştırıcı, affedici barış elçileri olmuş enbiya efendilerimizle nasıl yüzleşeceğiz?
“Farklılıkları toplumsal bir zenginlik olarak görmemiz, “insan” üst kimliğinde birleşerek, her bireye insan olduğu için saygı duymamız gerekir...”
Ve sonra asıl en yüksek sesimle, en kuvvetli nefesimle aynı dini, aynı imanı, aynı sevdayı paylaştığım; aynı rükûa eğildiğim, aynı secdeye kapandığım, aynı kıyama kurduğum, aynı kıbleye yöneldiğim, Müslüman kardeşlerime seslenmek isterdim: Ey din-i mübin-i İslam’a intisap etmiş; Hatemü’n-nebiye imanla şereflenmiş Müslüman Kardeşlerim! Ey yeryüzünde barışı, huzuru ve kardeşliği tesis etmekle yükümlü olanlar! Bizim Peygamberimiz belli bir zamana, mekâna ya da topluma değil, tüm insanlığa rehber olarak gönderilmedi mi? O’nun vasıtasıyla tüm zaman ve insanlığa duyurulan evrensel mesaj, dillerin ve renklerin farklılığının Allah’ın ayetlerinden olduğunu (Rum, 30/22) bildirmedi mi? O halde farklılıkları toplumsal bir zenginlik olarak görmemiz, “insan” üst kimliğinde birleşerek, her bireye insan olduğu için saygı duymamız gerekmez mi?
“Bizler, bugün, Hz. Peygambere layık bir ümmet olamadık...” 
Hani bir gün Peygamberimiz (sas), ashab-ı kirama “Ben kardeşlerimi özlüyorum” buyurduğunda ashab-ı kiram, “Ya Rasulallah! Biz senin kardeşlerin değil miyiz?” diye sormuştu. Efendiler Efendisi (sas), “Hayır sizler benim ashabımsınız. Benim kardeşlerim beni görmediği halde bana iman edenlerdir” buyurmuştu. Bizler, bugün, Peygamber Efendimize (sas) gerçekten kardeşler topluluğu olabildik mi? Ona layık bir ümmet olabildik mi? Bizler, içler acısı halimizle onun yüzüne nasıl bakacağız? Bunu hiç düşündük mü?
“Mezhebini, meşrebini, ırkını, ideolojisini rahmet dini İslâm’ın önüne geçirme tuğyanına kapılmak, müminin hem bu dünyasını hem de ukbasını mahvedecek bir cehalettir…”
Ve mezhebini, meşrebini, ırkını, ideolojisini rahmet dini İslâm’ın önüne geçirme tuğyanına kapılan kardeşlerime şöyle seslenmek isterim: Ey asabiyetini insanlığının ve Müslümanlığının önünde tutanlar! Ey mezhepçilik, hizipçilik, etnik kimlik asabiyetiyle birbirine düşman olanlar! İman ettiğimiz Resulümüz; “Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz ve onu hor görmez.” buyurmadı mı? Bunun da ötesinde, “Kim gayesi İslam olmayan bir bayrak altında bir asabiyete çağırırken veya bir asabiyete yardım ederken öldürülürse onun ölümü cahiliyye üzeredir.” “Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık davası uğruna savaşan bizden değildir. Irkçılık davası uğruna ölen bizden değildir.” buyurarak, müminin sadece dünyasını değil ukbasını da mahvedecek olan bu cehaletten ümmetini sakındırmadı mı? Hangi mezhep, meşrep ve anlayış bir masumun kanını akıtmayı, camileri bombalayıp, türbeleri, mezarları yakıp yıkmayı meşru görebilir?
“Sadece yığınla servet biriktirmek için yaşayanlar, benciliğin, cimriliğin ve tamahkârlığın hesabını Mevlâ’ya veremezler…”
Ve sonra sadece yığınla servet biriktirmek için yaşayanlara bir çift söz söylemek isterdim ve derdim ki: Ey Allah’ın sonsuz hazinesinden kendilerine lütufta bulunduğu servet sahipleri! Ey dünyanın tüm zenginliklerini aralarında bölüşen mutlu (!) azınlık! Merak ediyorum, yoksullukla kıvrananlara gözleri, açlıktan inleyenlere kulakları, soğuktan donanlara kapıları, işsizlere, aşsızlara, çaresizlere yürekleri kapatarak mutlu olunabilir mi gerçekten? Paylaşmamız için veren, infak etmemiz için ihsan eden Mevla’ya bencilliğin, cimriliğin ve tamahkârlığın hesabını verebilecek miyiz? Verdiklerini bir gün geri alırsa şayet o zaman kimin kapısına gideceğiz?
“Âlimler, dökülen masum kanların vebalini Allah’a veremezler…”
Ve eğer bugün, sesim, nefesim yetseydi bir seslenişimi de ilim sahiplerine, ilmini öğretmeyen, ilminin gereğini yapmayan, hakkı ve hakikati söylemeyen bilginlere, aydınlara, âlimlere, mütefekkirlere, âriflere yapmak isterdim ve derdim ki: Ey âlimler! Ey bilginler! Ey siyah sarıklılar! Ey beyaz sarıklılar! Ey yeşil sarıklılar! Nefsimi de katarak söylüyorum. Rasul-i Ekrem (sas)“Âlimler, peygamberlerin vârisleridir” buyurmamış mıydı? Sizler peygamberlerin mirasçısı değil miydiniz? Sizlerin görevi, ümmete rehberlik yapmak iken nasıl oldu da Müslümanlar arasındaki kavgada taraf oldunuz? Dökülen masum kanların vebalini, hesabını Allah’a verebilecek misiniz?
“İslâm uleması olarak bizler hac menasikini ifa içinde karınca öldürmenin hükmünü uzun uzun izah ederken masum insanları katletmenin hükmünü haykırmayı ihmal ettik…”
Bugün coğrafyamızın en şen’î cürümlerini dini öğretilerle temellendiren kan dökme heveslisi insanlık düşmanlarının yaptıklarında, işledikleri cinayetlerde sizin verdiğiniz gayesiz, mesnetsiz heva ve hevese dayanan indi fetvaların, sözüm ona cihat çağrılarının hesabını nasıl vereceksiniz? İslâm uleması olarak bizler hac menasikini ifa içinde karınca öldürmenin hükmünü uzun uzun izah ederken masum insanları katletmeyi ve bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek olduğunu haykırmayı ihmal etmedik mi?
“İslâm’ın yüce hakikatlerini güç devşirmek ve çıkar sağlamak için araca dönüştürenler, bunun hesabını Allah’a veremezler…”
Bilhassa İslâm’ın yüce hakikatlerini güç devşirmeye ve çıkar sağlamaya matuf bir araca dönüştürenler, hakikati sadece kendinde görenler, husumet fedaileri yetiştirenler, hedefine ulaşmak için her yolu mübah sayanlar, körü körüne itaat kültürüyle iradeleri teslim alanlar, bütün bunların vebalini, hesabını Allah’a verebilecekler mi?
“Dünyayı kan gölüne ve gözyaşı vadisine çeviren zalim ve ceberrutlar, eninde sonunda tarih sahnesinden silineceklerdir… Zulüm ile abad olunamaz…”
Ve son iki asırdır İslâm coğrafyasının dini, kültürel fay hatlarıyla oynayan; İslâm topraklarını işgaller, savaşlar ve istibdatlarla tarumar eden güç sahiplerine seslenmek isterdim ve derdim ki: Ey gücünü zulüm ve zorbalıktan alanlar! Ey dünyayı kan gölüne ve gözyaşı vadisine çevirenler! Nefsine güç yetiremeyen, söz dinletemeyenlerin hakikatte hiçbir şeye muktedir olamayacaklarını anlamak için daha kaç saltanatın yıkılması, zulüm ile abad olunamayacağı gerçeğini görebilmek için kaç zalimin, kaç ceberrutun tarih sahnesinden silinmesi lazım? Hz. Musa ve ümmetini küçük ve zayıf bir topluluk gördükleri için bir çırpıda yenebileceklerini, bir damla suda boğabileceklerini düşünenler kendileri boğulup gittiler. Ne itibarları kaldı ne saltanatları. Güç ve kuvvetlerini ispat edercesine Hz. İbrahim’i yanardağ benzeri ateşlere atanlar, kendi hırs ve zulmetlerinin ateşinde yanıp yok oldular. Ne kehkeşanları kaldı ne ihtişamları. Güç ve bilgi, ahlak ve hikmet ile buluşmadıkça, mazlumların, mağdurların hakları iade edilmedikçe, bomba ve silah seslerinin, gariplerin ah u eninlerinin yerini sevinç ve mutluluk çığlıkları almadıkça bu yapılanların hesabını Allah’a verebilecek misiniz?
“Sonraki nesillere iyi bir gelecek ve yaşanabilir, güzel bir dünya bırakmak, bütün insanlığın sorumluluğudur…” 
Ve sonra yeniden Resûl-i Ekrem’in Veda Hutbesinde haykırdığı gibi “Ey İnsanlar” diyerek bütün insanlara ve kardeşlerime seslenmek isterdim: Ey yeryüzü sakinleri! Ey 20. asrın son ve 21. asrın ilk tanıkları! Zamanın ve mekânın hakkımızda şahitlik yapacağı adalet ve hesap günü geldiğinde hesabını verebileceğimiz bir maziye imza atmak, bizden sonraki nesillere hayırla yâd edileceğimiz iyi bir gelecek ve yaşanabilir güzel bir dünya bırakmak en önemli sorumluluklarımızdan değil midir?
“Dünya bize, biz birbirimize emanetiz. Daha güzel bir dünya için sevgi, saygı ve merhamet…” 
Bu bilinçle gelin hep birlikte ve gücümüz yettiğince kötülükleri bertaraf edebilmek, her türlü ayırımcılığın önüne geçebilmek ve beraberce huzur içinde yaşayabilmek için saygı, hoşgörü, merhamet ve adalet başta olmak üzere tüm ahlaki erdemleri hayatımıza hakim kılalım. Gündemi barış ve sevgi olan selim akıl ve kalp sahiplerinden olmaya çabalayalım. Gelin Yaratanımızı darıltmayalım. Gelin Peygamberimizi gücendirmeyelim. Gelin Meleklerimizi, hoşnut olmayacakları hususları yazma zorunda bırakmayalım. Gelin hem dünyamıza hem birbirimize sahip çıkalım ve iyiliği yeryüzüne yayalım. Ve unutmayalım ki dünya bize, biz birbirimize emanetiz. Daha güzel bir dünya için sevgi, saygı ve merhamet diyor, selam ve hürmetlerimi sunuyorum.
Cumhurbaşkanı Erdoğan…
“Bizim Sünnilik diye bir dinimiz yoktur, Şia diye bir dinimiz yoktur, tek dinimiz İslam'dır…”
Programda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, mezhepçilik konusuna değinerek, “Bizim Sünnilik diye bir dinimiz yoktur, Şia diye bir dinimiz yoktur, tek dinimiz İslam'dır. Ne yazık ki mezhebini din edinmiş olanlarla başımız dertte" dedi.
“Doğumunun sene-i devriyesinde, Kutlu Doğum'u bir kez daha idrak ettiğimiz için Rabbime hamd-ü senalar ediyorum" diye konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan şunları söyledi.
"Batı toplumları ciddi bir inanç buhranı yaşıyor…" 
Zulmün, katliamın, terörün ve işkencenin ve daha nice dinimizce ve elbette Peygamberimizce kötülenmiş, yasaklanmış fiilin dünyanın dört bir yanında her gün, her an işlendiği bir dönemden geçiyoruz. Batı'da giderek yaygınlaşan İslamofobi, kitabımız ve Peygamberimiz başta olmak üzere tüm kutsallarımıza yönelik topyekün bir saldırı haline dönüşüyor. Kendileri ciddi bir inanç buhranı yaşayan Batı toplumlarının İslamı ve Müslümanları hedef alarak, buradan çıkış yolu aramak gibi çok yanlış bir yola girdiklerini üzüntüyle müşahede ediyoruz.
"Mezhepçilik İslam dünyasını paramparça etti…"
Bilhassa açık ve net söylüyorum, DEAŞ gibi terör örgütlerinin yol açtığı tahribat, İslam düşmanlarının çabalarını dahi geride bırakacak düzeye ulaşmış durumda. Bu tür gelişmeler, Müslümanları daha büyük sıkıntılara maruz bırakmanın ötesinde, olumlu herhangi bir amaca hizmet etmiyor. İslam'a, tam aksine, yanlış bakışlar getiriyor.
Mezhepçilik şu anda İslam dünyasını, ümmeti paramparça etti. Şu anda bu Irak'ta, Suriye'de, Filistin'de, Yemen'de görülüyor. Acımasızca Müslüman Müslüman'ı öldürüyor. 
Bu sadece mezhebi farklılık nedeniyle oluyor. Bu kadar açık ve net. Bunları bizzat siyasetçi olarak biz de yaşıyoruz. Kendileriyle bunu konuşuyoruz. Açık ve net, bizim Sünnilik diye bir dinimiz yoktur. Bizim Şia diye bir dinimiz yoktur. Bizim tek dinimiz İslam'dır. Bunu böyle bilmemiz lazım. Ne yazık ki mezhebini din edinmiş olanlarla başımız dertte. Sıkıntı burada.
İstanbul’da gerçekleşen Kutlu Doğum Haftası resmi açılış programına Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Diyanet İşleri Başkanı Görmez’in yanı sıra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cemil Çiçek, Başbakan Ahmet Davutoğlu, Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, İstanbul İl Müftüsü Prof. Dr. Rahmi Yaran ve çok sayıda davetli katıldı. 
Program, gül takdimiyle sona erdi.

Kaynak: Diyanet Basın (Sosyal Medya Hesabı)
 

Kaynak: Haber Kaynağı
Bu haber toplam 492 defa okunmuştur
Etiketler: ,
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Akademi Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim