• BIST 76.031
  • Altın 127,816
  • Dolar 3,3888
  • Euro 3,6457
  • İstanbul 5 °C
  • Ankara -6 °C
  • Kayseri -1 °C
  • Erzurum -19 °C
  • İzmir 5 °C
  • Şanlıurfa 4 °C

Şiddetin İslâm’la Özdeşleştirilmesi, Batının Bir Oyunudur!

Şiddetin İslâm’la Özdeşleştirilmesi, Batının Bir Oyunudur!
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Demircan Hoca İle “Çağdaş İslâmî Hareketler ve Şiddet Sorunu” Adlı Kitabı Etrafında “İslâm, Mezhepler ve Şiddet Olgusu” Üzerine Konuştuk.

Röportaj: Ziya Gündüz

Öncelikle hocam şöyle bir sorudan başlayalım. İslam tarihinde şiddet var mı, varsa sebepleri nelerdir?

İnsanın olduğu yerde şiddetin olmaması mümkün değildir. Bir de şiddetin tanımı önemli. İnsanda var olan temel dürtülerden biri olan şiddet, psikolojik olabileceği gibi fiziksel de olabilir.

İslam’ın doğduğu coğrafyada şiddet, geniş bir meşruiyet alanı kazanmış durumdaydı. Güçlü olanın haklılığına dayanan şiddet meşruiyetini failinden alıyordu. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse güçlü olan haklı da oluyordu. Geçim kaynaklarının oldukça az olduğu Arap Yarımadası’nda başkasının malını talan etme, hatta insanları esir edip köleleştirme, gücünü ve cinselliğini istismar etme de bir şiddetti.

Kocanın eşine, anne ve babanın çocuklarına, sahibin kölesine şiddet uygulaması sıklıkla müşahede edilen ve genellikle de yadırganmayan bir durumdu.

İslâm’ın doğduğu coğrafyanın dışındaki yerlerde de durum farklı değildi. Bu sebeple şiddet, Müslümanların da yabancısı olduğu bir şey değildi. Ancak dinler ve kanunlar, insanlara güçlerini kullanmaları hususunda sınırlar çizer. Dinlerin önemli bir fonksiyonu, gücün kullanımında ahlakî denetimi de devreye sokmasıdır. İslâm insandan sahip olduğu gücü belli şart ve sınırlarda kullanmasını, zorbalık ve haksızlığa varacak fiillerinin hesabını Allah’a vereceğini sürekli hatırlatır.. Söz konusu ettiğimiz güç, maddî ya da manevî güç olabilir. Kişi, imkânlarını başkasını ezecek ve zulme uğratacak şekilde kullanmamalıdır.

Bu temel ilkeye rağmen İslâm tarihinde şiddetin olmadığını söylemek yanlış olur. Müslümanlar, ilk dönemlerden itibaren Müslüman olmayan kavimlerle savaşmışlardır. Şiddet, savaşların kaçınılmaz sonucudur. Savaşlarda öldürmenin ve öldürülmenin yakinen hissedildiği bir dönemde hem fizikî şiddet, hem de psikolojik şiddet kaçınılmazdır.

Hz. Peygamber’in vefatından yaklaşık çeyrek asır sonra Müslümanların kendi aralarında da savaşlar meydana gelmiştir. Müslümanların ilk dört halifenin üçü, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali öldürülmüştür. Bunlardan Hz. Ömer ve Hz. Ali suikasta uğrayarak hayatlarını kaybetmiştir. Hz. Ömer bir Mecusi tarafından, Hz. Ali ise bir Müslüman tarafından katledilmiştir.

Burada üzerinde durulması gereken şiddetin yokluğu değil, sınırlarıdır. İslâm savaş durumunda dahi, yok edici ve imha edici bir şekilde şiddeti meşru görmez. Savaşlarda insanların öldürülmesinden ziyade tehlikeyi bertaraf etmek esastır. Savaş dışında şiddetin kullanımı, ancak hukukî bir cezalandırmada ve yasal çerçevede mümkündür.

İslâm, sınırları oldukça daraltılan meşru şiddetin dışındaki şiddeti hem hukukî, hem de ahlakî ilkeler çerçevesinde engellemeye çalışmış; İslâm medeniyeti de bu anlayış çerçevesinde şekillenmiştir. Bununla birlikte şiddetin meşruiyet alanının zorlandığı zamanlar her zaman olagelmiştir.

“KİLİSE BU ŞİDDETİN GENELLİKLE ORTAĞI VE MEŞRUİYET KAYNAĞIDIR”

Batı sürekli Müslümanları şiddet ile suçlamaktadır. Batı tarihinde hiç mi şiddet yok? Biraz bize batı tarihinde şiddet olaylarından söz eder misiniz?

Günümüzde İslâm’ın şiddetle ilişkilendirilmesi ve aslında şiddetin İslâm’ın bir sonucu olduğu imajının verilmesi Batı’nın oluşturmaya çalıştığı olumsuz bir imajdır. Bunda iki faydanın amaçlandığı söylenebilir. Birincisi batı medeniyetinin, ilk karşılaşmadan beri kendisi için tehlike ve tehdit olarak gördüğü İslâm medeniyetine olumsuz bir imaj oluşturmak, ikincisi ise Batı’nın kendi tarihindeki olumsuz imajı gözlerden kaçırmasıdır.

Batı tarihine baktığımız zaman İslâm medeniyetiyle kabil-i kıyas olmayacak şekilde şiddetin kullanıldığı görülecektir. Üstelik kilise bu şiddetin genellikle ortağı ve meşruiyet kaynağıdır. Engizisyon mahkemelerini hatırlayalım. Burada yasal olarak işkence edilmek suretiyle öldürülen binlerce insanı… Kanun çıkarılarak dinleri zorla değiştirilen Endülüs Müslümanlarını… Dinleri ve isimleri değiştirildikten asırlar sonra bile gizli Müslüman oldukları ithamıyla engizisyon mahkemelerine çıkarılıp işkence cezasına çarptırılan mazlumları… Amerika’da memleketleri istila edilen Amerika yerlilerine yapılanları… Batı’da meydana gelen iki dünya savaşında öldürülen suçsuz on milyonlarca insanı… Amerika’nın insan, hayvan, bitki bütün canlıları yok eden atom bombalarını…

Cezayir’de öldürülen milyonlarca Müslüman, Libya’da ve diğer İslâm topraklarında öldürülen binlerce insanı hatırladığımızda Batı medeniyetinin, kan ve şiddet üzerine yükseldiğini söylersek yanlış olmaz.

Çok uzaklara gitmeye gerek yok. 1995 yılında Avrupa’nın ortasında bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleştirilen Srebrenitsa Soykırımı’nı hatırlayalım. Binlerce sivil Müslüman kurşuna dizilerek ve binlerce kadına tecavüz edilerek dünyanın en acı şiddetine maruz bırakılmışlardı.

Hemen hemen aynı dönemde 1994 yılında Ruanda’da Batı’nın ektiği fitne sebebiyle meydana gelen ve Batı güçlerinin olduğu bölgede gerçekleştirilmesine göz yumulan Ruanda Soykırımı’nda 800.000’den fazla insan öldürülmüştü. Üstelik modern silahları olmadığı için katiller öldürülenlerin çoğunu kasaturalarla ve bıçaklarla öldürmüşlerdi. Bu soykırım, Batı’nın alnına sürülmüş kara bir leke olarak temizlenmesi güç bir olaydır.

Son dönemde yaşadığımız Amerika’nın Irak işgalinde toplam kaybın ne kadar olduğu kesin olarak bilinmiyor. Ölen insanların sayısının bir milyondan fazla olduğu kesindir.

Batı, şiddet konusunda, diğer kavram ve değerlerle ilgili olduğu gibi çifte standart uygulamaktadır. Şiddete maruz kalan ya da ölen kendi vatandaşıysa olayı olabildiğince abartır. Şiddeti yapan kendileri ya da desteklediği kişi ya da gruplarsa görmezlikten gelir.

Mısır’da darbe yapanları destekleyen Batı’nın buradaki sistematik şiddetten sorumlu olmadığını söyleyebilir miyiz?

“MÜSLÜMANLARIN BATI KARŞISINDA GERİLEMESİ VE YENİLGİSİ BİRKAÇ ASIRLIK SÜREÇTİR”

Kitabınızda Müslümanların Batıya teslim olduklarını söylüyorsunuz. Müslümanlar niçin batıya teslim olmuş?

Müslümanların Batı karşısında gerilemesi ve yenilgisi birkaç asırlık süreçtir. Bu süreç devam etmektedir. Müslümanlar, genellikle sorunun farkında olmadıkları gibi doğru bir teşhis de koyamamaktadırlar. Batı medeniyetinin Müslümanların zaaflarından yararlanarak sömürüye devam ettiği, en azından elindeki gücü terk etmeye niyetli olmadığı açıktır.

Müslümanların arasında Batı’nın muhipleri ve işbirlikçileri var. Bunları da kullanarak yenilmezlik imajını pompalamaya devam ederken bir taraftan da İslâm dünyasının genetikleriyle oynamaya çalışmaktadırlar. Dikkat edilirse Batı’da farklılıklar üzerinden bir kültür inşa edilmeye çalışılırken İslâm dünyasında farklılıklar, çatışma ve bölünme sebebi yapılmaktadır. Bizim iç sorunlarımızın farkında olarak Batı’nın bu hususta masum olmadığını unutmamamız gerekir.

Müslümanların duygusal olarak Batı’ya teslim olmalarını gösteren örneklerden biri, Suriyeli mültecilerin emin bir şekilde sığınak olarak bir Müslüman ülke yerine ölüm ve reddedilme riskine rağmen Avrupa ülkelerine yönelmeleridir.

Teknolojik olarak geri kalmışlığımız, Batı’nın insan hakları alanındaki ilerlemesi, yaşadığı bütün sorunlara rağmen Batı’nın Müslümanlar için cazibe merkezi olmaya devam etmesini sağlamaktadır.

Tabii Batı’yı yüceltme ve teslimiyet duygusuna girmenin sebepleri arasında despot yöneticiler ile Batı hayranı veya sözcüsü aydınlardır. İslâm ülkelerinin aydınları arasında kendi kültürüne yabancılaşma ve hatta düşmanlık yaygındır.

Despot idareciler, Batı’ya rahmet okutacak cinsten baskı yapabilmektedirler. İslâm dünyasında sağlıklı gelişen bir muhalefet anlayışı neredeyse yok gibidir. Bazı ülkelerde muhalefet, tehlikeli olmadığı oranda meşrudur. Bazı ülkelerde ise muhalefetin her türlüsü tahammülsüzlükle karşılanır.

Yaşadığı toplumun değerlerinden uzak, hatta kendi medeniyetiyle ilgili referansları Batı olan aydınların Müslüman toplumuna verebilecekleri, teslimiyet duygusundan başka ne olabilir ki?

İSLAM ŞİDDETİ YASAKLAMIŞTIR

Hocam kitabınızda şöyle bir başlık var.“Günümüz İslam toplumunda şiddet eğilimli hareketleri doğuran etkenler” peki bu etkenler nelerdir?

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki şiddet eğilimli hareketlerin yaptıklarından yola çıkarak onlara yönelik eleştirel ve dışlayıcı bir tutumun ötesine gitme gereği görmemek sorunlu bir anlayıştır. Bu sebeple sorunu doğuran etkenler üzerinde düşünmek, konuşmak ve çıkış yolları aramak gerekir. Belki şiddet eğilimli insanların varlığını tamamen engelleyemeyiz. Ancak bu tip hareketlerin doğurduğu algıyı değiştirerek sorunu azaltabiliriz.

İslâm, kontrolsüz bir şiddeti reddettiği gibi Müslümanların Müslümanlara ve hatta Müslümanların başka din ve inanca sahip olan insanlara dahi şiddet uygulamasını yasaklar. Ölünün uzuvlarını keserek cesedine zarar verme, düşman için bile yasaktır. Ancak durum böyle olmasına rağmen şiddetten beslenen insanlar olduğu bir gerçektir. Bunların örneklerine kendi medeniyetimizde de karşılaşıyoruz. Hatta bu insanların bir araya gelerek örgütlendikleri ve İslâm’a karşı oluşturulmaya çalışılan olumsuz algının figüranları olarak kullanıldıklarını da görüyoruz.

Şiddet eğilimli insanlar incelendiğinde bunların psikolojik problemleri olduğu ya da yetiştirilme yöntemlerinde ciddi sıkıntılar yaşandığı görülür. Şunu da ifade edelim ki şiddeti herkes eleştirirken toplumda yaygın bir şiddetin varlığı da inkâr edilemez. Mesela annelerin çocuklarına karşı fiziksel ve psikolojik şiddeti, erkeklerin eşlerine karşı şiddeti kadar tehlikeli ve muhtemelen daha yaygındır. Neticede bu insanlar, mevcut ailelerin içinde yetişmektedirler. Dışarıdan ithal ettiğimiz kimse yok.

Güçlünün zayıfı ezdiği, zayıfın sığınacak bir merci göremediği bir toplumda şiddetin sorun olması kaçınılmazdır. Burada devletin ve hukukun sığınma mercii olarak algılanamadığı, zira adalet duygusunun aşındığını da hatırlatmak gerekir. Suç işleyenin yanına kalıyorsa şiddeti uygulayan bundan cesaret alır. Nitekim verilen cezalar caydırıcı olmadığı için kadın cinayetleri ya da genel olarak katil suçu işleyenler bundan cesaret alabilmektedirler.

Örgütlerin nezdinde şiddet kullanmalarını meşrulaştıran önemli bir etken de İslâm dünyasında özgürlüklerin olmaması, siyasî eleştiri imkânlarının nerdeyse yok denecek düzeyde olmasıdır. Son dönemlerde Bangladeş’te muhaliflerin idam cezasına mahkûm edilerek cezalarının infaz edilmesi, Mısır’da -şiddet karşıtı- İhvan Hareketi’nin demokratik yollarla geldiği iktidardan şiddetle, üstelik binlerce insanı katlederek iktidara gelen cuntanın Batı’yı rahatsız etmemesi, şiddeti daha ileri boyutlara taşımalarına sebep olmuştur. Buradaki zulümlere karşı bazı insanların şiddeti savunmaya başladıklarını gördüğümüzde onları bundan vazgeçirmek için ikna edici açıklamalar yapmakta zorlanıyoruz. Bu durumda İslâm’ın şiddet karşıtı söyleminin değil, savaş ve olağanüstü hal literatürünün devreye girdiği görülür. Kuşkusuz bu çerçevede istisnaî rivayetlerin ya da zorlama yorumların devreye girmesi de kaçınılmazdır. Böylece yakarak insan cezalandırmak meşru görülür.

İslâm dünyasındaki temel problemlerden biri olarak Müslümanların dinî metinleriyle kurdukları ilişkideki sorunlara vurgu yapmadan da geçmemek gerekir. Metni literal okuma, şiddete meyledecek bir kişiliği geliştirmeye müsaittir. Bu sorun, sadece şiddet eğilimli ve tekfirci anlayışlarda değil, farklı yapılarda gördüğümüz genel bir sorundur.

BASKILAR ŞİDDETİ DOĞURUR

Kitapta çok ilginç cümleler var. Örneğin şiddetin bazen savunma hakkı olduğunu söylüyorsunuz. Şiddet niçin savunma hakkı?

Eğer devletler ve otoriteler, şiddeti sistemli olarak kullanıyorlarsa, kendilerinden farklı düşünenlere yaşama hakkı tanımıyorlarsa bu baskılar, şiddet eğilimli insanların kendilerini şiddetle ifade etmelerine meşruiyet kazandırmaya başlar.

Filistin örneğini hatırlayalım. Orada Müslümanlara karşı İsrail’in devlet terörü söz konusu. Üstelik onlarca yıldır devam ediyor. Taraflar arasında kabil-i kıyas olmayan güç dengesizliği var. Bir tarafta atom bombasına sahip olan, dünyanın yaptıklarına göz yumduğu, nerede duracağı belli olmayan bir devlet, diğer tarafta ise derme çatma çakaralmaz silahlarla işgal edilen vatanlarını kurtarmaya çalışan insanlar. Bazen bir öğrencinin ya da gencecik bir kızın savunmasız ve silahsız olduğu halde işgal kuvvetleri tarafından öldürüldüğünü gören bir insanın İsrail vatandaşlarına karşı kin gütmesini ve hatta bu kinin ayrım yapmadan düşmanlığa dönüştürmesini engelleyebilir misiniz? Bu sebeple şiddeti meşrulaştıran ve onu bir silaha dönüştüren bir şiddetin de var olduğunu düşünüyorum.

“KİŞİNİN MEZHEBİNİ SAVUNMA HAKKI VARDIR”

Günümüzde birde Mezhep savaşları var. Bazen Mezhep mensupları şiddete başvurabilmektedir. Mezhep kavgalarının önüne nasıl geçebiliriz?

Günümüzde bir mezhepler savaşının gündemde tutulduğu ve Müslümanlar arasında derin uçurumlar açılmaya çalışıldığı bir gerçek. Bunun Batılı devletler tarafından desteklendiği ve muhtemelen planlandığını söylemek komplo teorisi değildir. Gerek Müslümanların cehaletinden, gerekse tahammülsüzlükten kaynaklanan bir savrulma da söz konusudur. Bazı din adamlarının talihsiz söylemleri ise cabası.

Mezhepler adına kavga edenlerin, insan katili olanların mezhepleri hakkında bilgi sahibi olmayan cahiller olduğundan eminim. Onlara sorsanız birçoğu kendi mezhebinin inanç ya da ibadet esaslarını bilemez. Eğer mezhep olgusu ve mezhepleri hakkında sağlıklı bilgiye olsalardı hiçbir mezhep için insan kanının akıtılmasının meşru olmayacağını bilirlerdi.

Bu cehaletten sağlıklı bir tablo çıkmasının mümkün olmadığını düşünenlerdenim. Önce Müslümanların cehalet halinden sıyrılmaları, uykudan uyanmaları gerekir. Eğer bu gerçekleşirse o zaman mezhebî farklılıkların temel bir problem değil, önemsiz bir farklılık olduğu kabul edilir.

Yeri gelmişken şunu da ifade etmek isterim ki mezhep farklılıkları, kriz dönemlerinde genellikle kavgalara sebep olur. Bunda mezhep kavgalarını kullanan siyasî rakiplerin etkisi de söz konusudur. Bugün karşılaştığımız sorunun iç ve dış aktörleri var. Sorunun farkında olan ve Müslümanları itidale çağıran kişileri tenzih ederek bunları mezheplerini din sanan cahil mezhep müntesipleri, onları kullanan mukallit ve şuursuz din adamları, din adamlarının taşeronluğunu destekleyen ve bu kavgadan nemalanan yöneticiler ve mezhep kavgalarını körükleyen emperyalist güçler olarak sıralamak mümkündür.

Ciddi bir dezenformasyonla karşı karşıyayız. Sosyal medyaya baktığımızda ortada tahrik edici birçok görüntünün çoğu sahte olan hesaplar üzerinden yayıldığı, Müslümanlar arasında çatışmayı körüklemek üzere kullanıldığı görülmektedir.

Müslümanların yapmaları gereken öncelikli şey, mezhepleri ve diğer mezhepler hakkında sağlıklı bilgiye sahip olmaları, mezheplerin son ilahî dinin beşerî yorumları olduğunu unutmamaları, samimi olarak çatışmaya ve şiddete karşı olmalarıdır. Bu anlamda sivil inisiyatiflerin adım atmaları, mutaassıpların yönlendirmelerine ve yalancıların yalanlarına itibar etmemeleri hususunda insanları uyarmaları gerekir.

Hainlerin ve emperyalistlerin oyununa karşı uyanık olarak İslâm dünyasının bölünmesinin hiç kimseye fayda sağlamayacağını unutmamalıyız. İki dünya savaşı yaşayan Batı ülkelerinin güçlerini birleştirerek daha da güçlendikleri bir dönemde altmış kadar Müslüman ülkenin bölünmesi için çaba harcamasına Müslümanlar destek olmamalıdır.

Kuşkusuz kişinin mezhebini savunma hakkı vardır. Ancak bu, yegâne yolun kendi mezhebi olduğunu ve başka mezheplerin yaşama hakkı bulunmadığını iddia etmeye ve bunu tatbikata dökmesine yol açmamalıdır.

Karamsar tabloya rağmen İslâm dinin iç dinamiklerine dayanan gücünden ve son ilahî vahyin canlı olarak aramızda durmasından kaynaklanan bir ümide olduğumu ifade etmeliyim.

İslam ülkeleri niçin diktatörler tarafından yönetilmektedir?

Birkaçı hariç İslâm ülkelerinin tamamına yakını son bir asırda kurulmuştur. Bu devletleri yönetenler, devlet geleneğinden değil, kabile kültüründen gelen adamlardır. Otoritelerini kaybetmemek için muhaliflere baskı yaptıkları gibi Batılı devletlerin, hassaten ABD’nin desteğine ihtiyaç duyarlar. Aldıkları destek karşısında ülkelerinin iç kaynaklarının Batılılar tarafından sömürülmesine göz yummaktadırlar. İslâm dünyasında diktatörlüklere karşı verilen mücadeleler Batılıların yerli işbirlikçileri tarafından akim bırakılmıştır. Diktatörler, sömürmek için her zaman iyi bir partnerdir.

Müslümanların genel İslâmî ilkeleri ve marufu esas alan, temsil kabiliyeti yüksek ve katılımcı bir yönetim anlayışı tesis etmesi mümkün iken Batı’dan ithal edilen ve çoğu zaman İslâm toplumunun bünyesine uymayan yönetimler, diktatörlüklere dönüşmüştür. İslâm ülkelerinin büyük bir kısmının meclislerinde “Ve emruhumşûrâbeynehum [İşleri aralarında danışma iledir.]” (Şûrâ 42/38) ayeti yazılı olmasına rağmen Müslümanların bırakın birbirleriyle istişare etmeyi, birbirlerine tahammül dahi etmedikleri bir vakıadır. Böyle bir ortamda, her seçimde %90 oy alan diktatörler ortaya çıkar.

“BATI’NIN MÜSLÜMANLARA YÖNELİK İLERİ SÜREBİLECEĞİ TEMİZ BİR GEÇMİŞİ OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM”

Batılılar İslam ile şiddeti bir araya getirmeye çalışıyor. Sizce bunun nedeni nedir?

Batı’nın İslâm ile şiddet arasında bir bağ olduğunu ima etmeleri İslâm aleyhine yürütülen Haçlı savaşının bir sonucudur. Tek bir Batı olmadığı kaydını vurguladıktan sonra, Batılı ülkelerde İslâm’ı kendi medeniyetlerine karşı büyük bir tehlike olarak gören birçok siyasetçi ve devlet adamı olduğunu görüyoruz. Ne yazık ki bugün Batı’da bu zihniyet iktidardadır. Yahudilerle ilgili kanaatleri olumsuz olan, hatta tarihte soykırım gerçekleştiren Hıristiyanlar bugün İslâm dünyasına karşı bir mücadele aracı olarak gördükleri İsrail’i sonuna kadar desteklemektedirler.

Şiddetin İslâm’la özdeşleştiğini savunan Batı’nın yol açtığı şiddeti, Irak hapishanelerindeki sistemli işkenceyi, Guantanamo Kampı’nda şiddete ve işkenceye maruz kalan ve yargı önüne çıkarılmayan onlarca insan hakkında bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmemektedirler. Batı’nın Müslümanlara yönelik ileri sürebileceği temiz bir geçmişi olduğunu düşünmüyorum. Sorun Batı’nın oluşturmaya çalıştığı algıdan daha çok Müslümanların kendi kültürlerine ve değerlerine yabancılaşmaları ve Batı’nın kuklası haline gelmiş olmalarından kaynaklanmaktadır.

Şiddet ile uluslararası düzen arasında bir ilişki var mıdır?

Zalimi koruyan, dünyanın en büyük dinine mensup olan insanlara uluslararası temsil hakkı tanımayan bir dünyada kurumsal şiddet kendisine meşruiyet alanı bulmaktadır. Aslında insanın olduğu yerde şiddetin tamamen ortadan kaldırılması mümkün değildir. İsrail’in her gün karşılaşılan insan hakları ihlallerini koruyan, İsrail’i kınama kararının dahi çıkarılamadığı, beş daimi üyenin herhangi birisinin keyfî kararına bağlı bir sistemde hakkaniyetten ve adaletten bahsetmek mümkün değildir. Öte yandan Batı’nın çifte standardı hem Batı’da, hem de İslâm memleketlerinde şiddeti besleyen bir etkendir. Hakkaniyet, adalet ve eşitliğin olmadığı bir ortam, şiddetin ekildiği bir tarla olmaktan kurtulamaz.

Peki, şiddet sorunu sadece İslam dünyasının sorunu mu, yoksa bütün insanlığın sorunu mu?

Şiddetin İslâm dünyasının sorunu olduğunu söylemek doğru olmaz. Bilakis şiddet daha büyük bir problem olarak Batılı ülkelerin sorunudur. Çin’de, Hindistan’da Rusya’da ve diğer ülkelerde şiddet yok mu?

“BATI, AK SÜTTEN ÇIKMIŞ AK KAŞIK MIDIR?”

Günümüzde toplumda şöyle bir algı var. Şiddet Türkiye’de Doğu’da, Dünyada ise Ortadoğu’da cereyan etmektedir. Dolaysıyla da şiddetin adresi Ortadoğu’dur. Doğulu insanlar şiddet üretmektedir. Sizce bu görüş doğrumudur?

İslâm dünyasının bir buçuk milyarı aşkın nüfusu içinde şiddet kullanan bazı örgütler üzerinden bir İslâm dünyası okuması yapmanın iyi niyetli olmadığı ifade edilmelidir. Ayrıca şu da bir gerçektir ki şiddete maruz kalan da İslâm ülkeleridir. Irak’ta, Suriye’de İslâm ülkelerinin diğer bölgeleriyle Müslümanların azınlıkta olduğu öldürülen yüzbinlerce insanın katlinden dolayı Batı, ak sütten çıkmış ak kaşık mıdır?

“MÜSLÜMAN DEĞİŞİRSE DÜNYA DEĞİŞİR”

Son viraj olarak, konumuz hakkında neler söylemek istersiniz?

Müslümanların içinde bulunduğu durum, tarihî bir sorumluluk gerektirmektedir. İslâm ahlakıyla yaşayan, sözle değil amelle Müslüman olduğunu gösteren, Allah’ın mesajının bunalım içindeki günümüz insanına hala çıkış yolu olduğunu gösteren insanlar olma bilinci birçok şey değiştirir. Evet, Müslüman değişirse dünya değişir.

Verdiğiniz Bilgiler için teşekkür ederim Hocam.

Ben teşekkür eder, okuyucularınıza selam ve saygılar sunar, çalışmalarınızın bereketli olmasını ve İslâm dünyasının birlik, beraberlik ve uyanışına vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ederim.

Bu haber toplam 483 defa okunmuştur
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Akademi Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim