Emrah KANLIKAMA

Emrah KANLIKAMA

Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak: İhsâu’l Ulum Merkezli Okuma

26 Kasım 2014 - 19:42

Giriş:

Farabi’nin İhsa’ül Ulûm[1] adlı eseri, faydası ve içeriğinde ihtiva edilen bilgi/görüşlerin zenginliği açısından İslam Felsefesi’nin kurucu metinlerinden birisi olarak kabul edilebilir. Zira eser, henüz XI. yüzyılda iken bile İbn-ü Said tarafından tüm felsefe öğrencilerine “Felsefeye Giriş” niteliğinde okutulmuş, daha sonrasında ise eserin kıymeti harbiyesi üç kez Latinceye bir kez de İbranice’ye çevrilmek suretiyle çağlar boyunca artarak devam etmiştir.

 Yine İslam Felsefesi açısından eseri değerli kılan bir diğer nüans ise İhsa’ül Ulûm’un Arapça olarak kaleme alınmasından ötürü bu dilde vücut bulan eserler arasında günümüze kadar uzanan en eski “ansiklopedi” oluşudur.

Bilindiği üzere, Farabi’den evvel el-Kindî’de Aristo’nun meşşâ’un (peripatetiens) felsefesine doğru başlamış olan fikir cereyanı, asıl Farabi tarafından tam bir fikir sistemi haline getirilmiştir.

Esasen Farabi, daha evvel Kitab-ü Tahsil-üs Saâde (Saadeti Elde Etme Kitabı) adlı eserinde de ilimlerin sınıflandırılmasına ilişkin fikirlerini beyan etmiştir. Bu tasnife göre ilimleri “nazarî” ve “amelî” ilimler olmak üzere ikiye ayırmış, bu ilimlerin kapsadığı alt disiplinleri de kendi içlerinde sınıflandırmıştır.

Ne var ki Farabi, İsha’ül Ulûm’de, daha evvelki bu sınıflandırmasından farklı bir yöntem uygulayarak ilimleri; Dil İlmi – Mantık İlmi - Talimi İlimler - İlahiyat ve Medeni İlimler olmak üzere beş ana başlık altında değerlendirirken bu ilimlere ait alt disiplinleri ve onlar hakkındaki görüşlerini de yine bu eserinde derinlemesine işleyerek özgün bir metot ortaya koymuştur.

Yalnız burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Bugün bizlerin Muallim-i Sani olarak nitelendirdiği Farabi, kendisinden önce Muallim-i Evvel olarak addedilen Aristo’nun kuruculuğunu üstlendiği Meşşaîlik müntesibinde olan İslam filozoflarındandır. Üstelik Farabi’nin, Aristo’nun öğretilerini İslam akaidiyle bağdaştırma gayretinde bulunduğu ve bu hususta ilimlerin sınıflandırılmasına ilişkin İhsa’ül Ulûm’dekine benzer -daha sade şekliyle de olsa- bir tasnifin Aristo tarafından yapıldığı (1-Nazarî İlimler/gayesi bilgi ve gerçekleri anlatmaktır; 2- Amelî İlimler/gayesi iyidir, ahlak, siyaset vs. 3- Şiir veya güzellik ilmi/gayesi güzelliktir, şiir, hitabet ve cedel) aşikârdır.

Dolayısıyla Aristo’dan mülhem Kindî’nin de ilimlerin sınıflandırılmasına yönelik bir gayreti olmuştur. Fakat Farabi’nin tasnifi çok daha makul kabul edebileceğimiz fikir ve esaslara dayanmaktadır. Üstelik o, İhsa’ül Ulûm’de  “bahsettiği ilimlerin her birini en mükemmel şekilde anlatmış, mevzuların gayelerini, dayandıkları prensipleri çok güzel bir şekilde göstermiştir.” Bu açıdan “tereddütsüz olarak denilebilir ki, şarkta, İbn Sina’dan başlayarak, yazılmış olan ansiklopedi mahiyetindeki bütün eserlerde, Farabi’nin bu eserinin tesirini görmek kabildir.”[2]

Her ne kadar Farabi’nin İhsa’ul Ulüm’de, ilimlerin sınıflandırılmasına ilişkin bu tasnifi, biraz evvel de değindiğim üzere birtakım görüşler açısından (akla geleceği üzere) eklektik kabul edilse bile uygulanan metot ve eserin yazılma gayesi göz önünde tutulacak olursa şüphesiz ki özgündür.

Bu noktada Mehmet Bayrakdar’ın “eklektik düşünce” üzerine şu açıklamasını zikretmek de gerekir.

“Bir milletin veya sadece bir filozofun ortaya koyduğu her felsefe, eski düşüncelerden etkilenmesi bakımından eklektiktir; yeryüzünde kelimenin mutlak manasında tamamen bağımsız ve tamamen özgün bir düşünce yoktur.”[3]

Bu açıklamadan da hareketle şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki İhsa’ül Ulûm, İslam Felsefesi açısından bu sahada bir mihenk taşı olarak kabul edilebilir.

  1. Anakronizm Riski’ne Düşmeden Okumak:

İhsa’ül Ulûm’ü Farabi’nin yaşadığı dönem (874-950) itibarı ile değerlendirdiğimizde -ki bu aşağı yukarı X. yüzyıla tekabül eder- tarihi anakronizme düşmememiz açısından eserde yer alan ilimlerin tasnifini değerlendirirken elbette zaman mefhumunu da göz önünde tutmamız gerekecektir. Çünkü aradan geçen on bir yüzyılda tahmin edileceği üzere dönemin muhtelif ihtiyaçlarını karşılamak için ilimlerin sayısı bir hayli artmış ve ilimlerin kıymetleri, bu hususta ister istemez değişkenlik arz etmiştir.

Günümüzde değişikliğe uğrayan veya sonradan türeyen bu ilimleri ve bu ilimlere ait alt disiplinleri İhsa’ul Ulûm’de Farabi’nin tasnifine dikkat ederek yorumlayabilir ve bu ilimlerin hangi başlıklar altında değerlendirilebileceği üzerine fikirler yürütebiliriz.

Güncel Olanı Kavramak İçin Geçmişe Dönmenin Gerekliliği” hususunda ülkemizde akademik çalışmalar devam ederken,  “İslam Felsefesi Güncel Okumalarının Gerekliliği”ne dair bu husustaki çabalar “Türkiye’deki İslam felsefecilerinin varoluşsal kaygılarını paylaşmaları açısından çok önemli bir aşamayı göstermektedir.[4] Özellikle tarih ilminin verilerini, anakronizm riskine rağmen, güncel okuma ve yorumlama ile yeniden üretmeye çabalamak gerekir. Çünkü uğraşılan sorunları çözmek, İslam paradigmasını belirleyen ilk metinleri, önermeleri, aksiyomları göz önünde bulundurarak yapılırsa kabul görür. Bu tespitimizi de Whitehead’ın  “Tüm Batı Felsefe tarihi Platon’a düşülen dipnotlardan ibarettir.” görüşünden ilham alarak Platon geleneğini Muallimi Evvel olarak kıdemleştiren Aristo’dan sonra, düşünce tarihinde Muallimi Sani olarak nitelendirilen Farabi’yi projemize dayanak teşkil ediyoruz.

  1. Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırırken İhsa’ül Ulûm üzerine inşa edilecek çalışmalar;

İçinde yetiştiği toplum gerçekliğine bağlı olarak aklıselim tüm insanlar, vakti erdiğinde hayatını idame ettirecek birtakım seçimlerde bulunmak durumunda kalırlar. Şüphesiz ki insanı diğer mahlûkattan ayıran ve onu tüm yaratılmışlardan üstün kılan akıl yetisi de böylesi seçimlerde bulunmaları gayesiyle âdemoğluna bahşedilmiştir. İşte bu seçimlerden en mühimi –ve belki de en zoru- biz yaratılanlar için inanç mevzuu, yani din’dir.

Sosyal bir varlık olmasından ötürü insanın bu tür seçimlerde bulunurken elbette yetiştiği çevreden kendini soyutlamasını beklemek pek de akıl kârı sayılmaz. “İnsanın Dört Zindanı” adlı kitabında Ali ŞERİATİ, özgür irademizle verdiğimizi sandığımız kararlar(ımız)ın perde arkasında yatan gerçekleri(tabiat, tarih, toplum ve kendi) ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır.[5] Ve yine “yapısalcı yaklaşım” gereği de insanın tarih, dil, aile, çevre, kültür gibi iç içe geçmiş çelikten bir zincir olan işbu değerlerle mahdut çemberi kırmasını beklemek, tahmin edileceği üzere çok zor, hatta imkânsızdır.      

Türk milletinin birer ferdi olarak bu toplumun dinamiklerinden beslenen bizler, yüzlerce yıl koruyuculuğunu üstlendiğimiz bir dinin mensubu olmakla bugün iftihar eylerken böylesi zor bir seçimi -İslam’ı bu coğrafyada hâkim kılmak suretiyle- bizler için kolay hale getiren o gönlü yüce insanların bu uğurdaki salih amellerine borçluyuz.

Bugün sayısı bir buçuk milyarı bulan Müslüman âleminin içler acısı hali gözler önünde seriliyken, dehrin çarkında bir vakit âleme nizam için hilafet bayrağını üç kıtada dalgalandırmış ve bu kutlu dava uğruna gazalarda şehadet aramış ecdadı da en azından bir hayır dua ile anmak sanırım burada ziyadesiyle yerinde olacaktır.

Yine bu minval üzere, Büyük Selçuklu Hükümdarı Sultan Alparslan, bugün anayurt olarak nitelendirdiğimiz Anadolu’nun kapılarını 1071’teki Malazgirt Zaferi ile yalnızca Türklere açmakla kalmamış, aynı zamanda çağlar boyu nice büyük medeniyetlere beşiklik ettiği aşikâr, bu mümbit toprakların İslam’la kucaklaşmasına da vesile olmuştur. Selçuklularla başlayan bu hemhal oluş, bundan yaklaşık dört asır sonra, Hz. Muhammed’in işaret eylediği fethin müyesser kılınmasına da vesile olmuş, Osmanlı hükümdarı Sultan Mehmet Han’ın, 1453’te İstanbul’u almasıyla Türk-İslam egemenliği bu coğrafyada tam anlamıyla hâkim kılınmıştır.

2.1 Varoluş Kaygımız

Hitit Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı bünyesinde ve İslam Felsefesi özelinde yüksek lisans çalışmalarında faaliyet gösteren bizler, “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırma” projesi ile yukarıda bahsi geçen “varoluşsal kaygılarımızı” bu toprakların nimetlerinden ve bu toplumun dinamiklerinden beslenen bireyler olarak bu manada yüreğimizde taşımaktayız.

            Yeri gelmişken şunu da ifade etmemiz gerekir ki “İslam Felsefesi”  kavramı yalnızca Arap ırkına ve Arap diline münhasır bir düşünce hareketi değildir. Eğer öyle olsaydı İslam Felsefesi’nin günümüzdeki tekabülünü Türkçeyle yapmaya çalışan akademisyenlerin çalışmalarının bir anlamı kalmazdı. Çünkü Corbin’in de dediği gibi, bizatihi İslam teriminin içeriği, belirli bir zamanda belirli bir ırka indirilmesinin evrensel mesajlarını bunlar kanalıyla iletmesine engel değildir.

            Üstelik bu projeye dayanak teşkil ettiğimiz Mevlüt UYANIK’ın 2005 yılı İslamiyet Dergisi’nde yayınlanan makalesinde (sayı 4, s. 57-77) yer alan konuya ilişkin şu sözleri gerçekleştirmeyi umduğumuz bir jeofelsefenin de temelini teşkil etmektedir:

“Elbette mesajın dilinin Arapça olması, onun üzerine yapılan düşüncelerin dilinin Türkçe veya başka bir dilde olmasına mani olamaz; madem Allah’ın insanları farklı dil ve ırklarda yaratmasının amacı iyilik ve güzellikte yarışmaktır; bize düşen bu temel mesajı, diğer deneyimlerden de istifade ederek kendi dilimizde, kendi coğrafyamızda yeniden üretmektir.”

Bizim burada gayemiz, bu manada bir Türk jeofelsefe oluşumu olarak addedilebilecek “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” projesi ile lisans eğitimi aldığımız alanlarla ilgili bu toprağa ait değerleri İslam Felsefesi potası içerisinde eritebilecek bir çalışma sahası oluşturabilmektir.

Şunu da ilave etmek gerekir ki, bu özgün çalışma; yerli ve milli olma adına İslam dünyasından bir kopuş mânâsını taşımamaktadır. Hatta tam aksine, bu topraklara dair savı olan kültürel değerlerimizi İslam Felsefesi’nin düşünce çemberi içerisine dâhil ederek bu proje ile farklı hakikat tasavvurlarından dolayı ötekileştirdiğimiz mütefekkirlerimizi berikileştirme çabasıdır. Bu gaye ile çıktığımız yolda, Mevlana’nın da işaret ettiği gibi bir ayağımız bütün düşünce tarihinin verileri üzerinde dolaşırken diğer ayağımız ise elbette Anadolu’nun düşünceye aşina topraklarında olacaktır.

3. Dil ve Mantık İlmi Üzerine Kurgulanabilecek Jeofelsefi Değerlerimiz

Bilindiği üzere İslam filozofları içerisinde metot meselesi üzerine en fazla hassasiyet, El Kindi tarafından gösterilmiştir. O, “Kitâb fi’l felsefeti’l ûlâ”  adlı eserinde bu konuya özellikle dikkat çekmiş, her ilmin kendisine has bir metodunun bulunduğunu öne sürmüş ve araştırmacıların çok defa neyi, nerede ve nasıl araştıracaklarını bilmediklerinden başarısızlığa uğradıklarını ifade ettikten sonra da; matematik alanında ikna metodunu, metafizikte duyu deneylerini, belagatta ise ispat yöntemini uygulayanların boşa kürek çekecekleri görüşünü savunmuştur.

Bu açıdan bakıldığında Farabi’nin İhsa’ül Ulûm adlı eserinin kıymeti, İslam Felsefesi ile iştigal eden araştırmacılar için kanaatimce bir kat daha artmaktadır. Çünkü El Kindi’nin işaret ettiği “neyi, nerede ve nasıl arayacağını bilmek” soru(n)ları Farabi’nin bu eseri ile bir çözüme kavuşturulmuştur.

Bu bilgiler ışığında, 13-15 Kasım 2014 tarihleri arasında Eskişehir’de gerçekleştirilen Farabi Sempozyumunda, sunumu yapılan projemizin metodolojisi ile ilgili bilgilendirmede bulunurken Aygün AKYOL, felsefenin gayesini Farabi’den mülhem “saadeti elde etme” olarak vurguladıktan sonra bizi bu mezkûr saadetle şereflendirecek yöntemi burhan olarak açıklamıştır. Bu husus, gayemiz açısından büyük önem arz etmektedir. Çünkü İslam’ın kendine özgü bir “epistemesi”nin ve “paradigma”sının olduğu ve her dönem bunlar arasında cedel veya burhan yöntemini tercihe göre de aralarında bir rekabetin zuhuru bilinmektedir. Bizim burhan yöntemini öncelememizde, biraz evvel de değindiğim üzere, “farklı hakikat tasavvurlarından ötürü ötekileştirdiğimiz mütefekkirlerimizi berikileştirme gayesi” yatmaktadır. Zira cedel/diyalektik metodunun bir diğerini ret, tekfir veya dışlayıcı yöntemiyle bu hususta bir yere varamayacağımız ortadadır.

O halde yapılması gereken ehil olduğumuz bilim dallarında kıymetli çalışmaları ile Anadolu’da iz bırakmış kültürel değerlerimizi şucu/bucu etikleri ile yaftalamadan İslam Felsefesi’nin çalışma sahası içerisine dâhil ederek kendi hakikat tasavvurlarına ifade imkânı sağlayabilecekleri uygun bir zemin hazırlamaktır. Zira ilk İslam filozofu olarak nitelendirdiğimiz El Kindi’nin de hakikati elde etme adına  “kimden ne gelirse gelsin ona müteşekkir kalınacağı” görüşü bu bağlamda bize hoşgörünün/müsamahanın kapılarını sonuna kadar aralamaktadır.

Farabi, ilimleri sınıflandırırken dil ve mantık ilimlerini öncelemiştir. Bu, elbette bir tesadüften ibaret değildir. Bilakis ilimler arasında bir derecelendirme yapacak olursak eğer, bu iki ilmin diğerlerine nazaran daha elzem olduğunu söylememiz mümkün. Çünkü “dil” her şeyden önce bir iletişim aracıdır ve insanlarla sağlıklı bir iletişim kurabilmenin temelinde de o dilin “kanun”larına vakıf olmak; inceliklerini bilmek yatar. Ayrıca dil, “varlıkların zihinsel tasavvuru” olarak adlandırılan kavram’ları kullanır. Kavramlar olmadan düşünceleri doğru dürüst ifade edebilmek  imkânsızdır.  

Mantık ilmi ise doğru düşünebilmenin temelini oluşturmaktadır. Bu bağlamda yanlış yapılması mümkün olan bütün makul şeylerde, mantık ilmi insanı doğru yola ve gerçek(hak) tarafına yöneltmeye yarayan kanunları verir. Farabi mantığı aruz ilmine benzeterek açıklamaya çalışmıştır. O, “Mantık ilminin makullere nispeti aruzun şiire oranı gibidir” der. Bu sözden kasıt ise fikirlerin insicamı için onları kanunlara tabi tutmanın gerekliliğidir.

Farabi’nin İhsau’l Ulûm’de işaret ettiği diğer ilimler(Talimi ilimler, İlahiyat ilmi, Medeni İlimler) ve onların cüzleri üzerinde yapılacak tüm çalışmalar, içerisinde ister istemez dil ve mantık ilimlerini barındıracaklardır. Bu yüzden bu ilimleri bilhassa önemsiyor ve özümsüyoruz. Üstelik bilimi ürün olarak ele aldığımızda, o bilimin mantığını yapmak söz konusu olacağından burada sembolik mantık ön plana çıkacaktır. Bu ise dilsel çözümlemeleri gündeme getirmektedir. “Bu anlamda felsefe dil üzerine bir mantık çalışmasıdır.” da denilebilir.[6]

Sonuç:

Farabi, İhsa’ul Ulûm’ü amelî bir gaye ile yazdığını belirttikten sonra okuyucunun bu kitapta neler bulabileceği bahsi üzerine yorumlarını beyan ederken özellikle şu hususların altını çizmiştir;

  1. Bir ilim öğrenmek isteyen kişinin bu kitaba bakmak sureti ile o ilim hakkında fikir sahibi olabileceği,
  2. Bir ilim bildiğini iddia eden kişiye bu kitaptan sorular yöneltilerek o ilme ne denli vakıf olduğunun ölçülebileceği.

Bugün üniversitelerin farklı anabilim dallarından ilim tahsil ederek mezun olan bizler, bahsi geçen jeofelsefe oluşumu içerisinde güncel olanı anlamak için bakışlarımızı doğru geçmişe çevirdiğimizde ilk olarak Farabi’nin bu hassasiyetleri ile karşılaşmak mecburiyetindeyiz.

Bununla birlikte X. yüzyıl medrese eğitimi ile XXI. yüzyıl üniversite eğitimi arasında farklılıkların kıyaslanması düşünülemez. Fakat gayemiz Farabi’nin de vurguladığı üzere amelî ise bu niyetimizi halis kılacak çalışmalar için öncelikle kendi alanımıza ilişkin vukufiyetimizi gözden geçirmeli ve eğer varsa eksiklerimizi tamamladıktan sonra da yapacağımız çalışmalarla gücümüz nispetinde hakikatin sırrına vakıf olmak için çaba sarf etmeliyiz.

 

[1] İlimlerin Sayımı, Çev. Ahmet ATEŞ, MEB Yayınları, İstanbul, 1990

[2]Farabi İlimlerin Sayımı, Çev. Ahmet ATEŞ, MEB Yayınları, İstanbul, 1990

[3]Mehmet BAYRAKTAR İslam Felsefesine Giriş, , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2012

[4]Mevlüt UYANIK Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak, , İslamiyet Dergisi, Sayı 4, Sayfa 57-77, 2005

[5] Ali ŞERİATİ İnsanın Dört Zindanı, , Fecr Yayınları, Ankara, 2014

[6]Mevlüt UYANIK Felsefi Düşünceye Çağrı, , (S.100) Elis Yayınları, 2012

Bu yazı 4278 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar